Yalanın İfşası: İnci Eviner'in Parlamento'su

Yalanın İfşası: İnci Eviner'in Parlamento'su

Bu yazı, İnci Eviner’in Parlamento isimli tek kanallı video yerleştirmesi (2010) ve işin tartışmaya açtığı Avrupa Birliği ütopyası, anıtsal parlamento binası, yeraltı mültecilik halleri üzerinedir. İş, pandoranın kutusunu açarak, Avrupa Birliği’nin mülteciler konusundaki ikircikli tutumunu ve “demokrasi” yalanını ifşa ediyor.

Bizarro’nun karikatüründe (http://americanlegalnews.com/trump- plato/) çimlerin üzerinde rahatça oturan Trump, Plato ile sohbet edermiş gibi görünüyor. Halbuki, Plato’nun onayını almaya çalıştığı bir konuda, belli ki onunla pazarlık ediyor ve şöyle diyor: “Hakikat, bir yalanın tekrarlanmasıyla yaratılabilir, bu konuda benimle aynı fikirdesin ama, değil mi?”

“Hakikat-ötesi”: Hakikat-Yalan Farkının Bugünkü Adı
Neo-liberalizmin örgütlediği toplum-mekânda, popülist politikaların varlığım borçlu olduğu “hakikat-ötesi” söylemlere, dahası bu söylemlerin ürettiği güce, baskıya sürekli olarak ve yeni biçimlerde tâbi olmaktayız. “Hakikat-ötesi” olarak tanımlanan tutumlar ve söylemler, Cumhuriyet gazetesi köşe yazan Ergin Yıldızoğlu’nun yaptığı basit ve açık tanıma göre, “vatandaşların uzmanların ayrıntılı açıklamalarına, tavsiyelerine aldırmadan, ne hissediyorlarsa o yönde davranmayı seçmeleri” şeklinde açılabilir. Bir başka deyişle, kamunun bilimsel kanıtlar, kayıtlar, raporlar yerine politik kamusal figürlerin ilan ettiği, çoğu zaman dayanağı olmayan, kimi zaman günah çıkarma, kimi zaman kara çalma biçimini alan açıklamalarına inanmayı tercih etmesi olarak tanımlanabilir. Buna göre, siyaset sahnesindekilerin amacının, hakikatin üstünü örten ve dahası onu aşan, duygusal meşruiyeti sağlanmış bir söylem paketi üreterek kitleleri ikna etmek ve bu yolla kamuoyu desteğini sağlamak olduğu düşünülebilir. Kamuoyunu oluşturmak için, Spinoza’nın tanımladığı biçimde, arzunun yüceldiği ya da tersine azaldığı sevinç ve keder duygularının bedende ve ruhta yarattığı duygulanışlara, “sevgi ya da nefret”e ihtiyaç vardır. Kamuoyunun bu duygu ve duygulanışlarla tepki vermesi hedeflenir. Ne var ki, yeni gibi görünen bu hikâye oldukça eskidir. “Hakikat-ötesi” zaman-mekân, hakikat ile yalan arasındaki farkın kamu tarafından önemsenmediği halin, sadece bugünkü adıdır.

Hristiyan liturjisi, teoloji jargonunda doksoloji olarak adlandırılan kurallardan, dualardan ve yüceltme şenliklerinden (ululama, alkışlama, tezahüratlar) meydana gelir. Bu doksoloji ve tezahürat silsilesi Roma İmparatorluğu’ndaki seremonilerle ve Bizans mahkemesindeki liturji ile neredeyse aynıdır. Bir başka deyişle, dünyevi olan (imparatorluk) ile dinsel olan (kiliseye ait) seremoniler arasındaki ilişki birbirine geçmiş, hangisinin nereden geldiği ayırt edilemez hale gelmiştir. Bu ululama, yüceltme şenlikleri ve tezahüratları yirminci yüzyılda iktidar ritüellerini oluşturmada da önemli bir rol oynar. 1922’de Papanın “İsa Kraldır” sloganıyla yenilenen tezahürat biçimlerinin birkaç yıl sonra asker tarafından Mussolini’yi yüceltme ve selamlama tezahüratları olarak kullanıldığı görülür. Dinsel alkışlama biçimleri, faşist rejimin kamusal seremonilerine dönüşmüştür.

Bugün, faşist rejimde kullanılan tezahüratlara ve selamlama biçimlerine pek rastlanmıyor. Ancak modern demokrasilerde bunların yerini “kamuoyu” alıyor. Kamuoyu, tezahüratın, alkışın, yüceltmenin yeni ve modern biçimidir. Onu yöneten ve kontrol eden aygıt ise medyadır. Üstelik medya, sadece bunu yapmakla kalmıyor, iktidarın ihtişamını yaymanın ve sunmanın en güçlü silahı haline de geliyor. Liturjiler ve seremoniler belirli sürelerle kısıtlı iken, bugün medya, görkemi ve ihtişamı, bir başka deyişle gösteriyi toplumsal hayatın her anına yaymış durumda.

Özetle, popülist politikaların kuralı; iktidarın hakikat-ötesi söylemler üreterek medya üzerinden kontrol ettiği ve yönettiği kamuoyunu sağlamak. Bir başka deyişle, yeni dünyanın normu, ‘hakikati söylemek’ değil onu örten kılıfı icat etmektir. Taht boştur, ancak gösteri tüm ihtişamıyla devam etmektedir.

“Hakikat-ötesi” ve “Mülteci Krizi”
Yaklaşık altı yıldır süren Suriye iç savaşı ve onun yarattığı kitlesel göç sorunu ya da Avrupa Birliği’nin (AB) “mülteci krizi” olarak adlandırdığı durum, AB’deki birçok huzursuzluğun ve gerginliğin de kaynağı oldu. Ekonomik ve politik birlikteliğin toplum-mekânı olarak AB, II. Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’da gelişen milliyetçilik ve faşizm karşıtı dayanışma ortamında harekete geçen çeşitli iş topluluklarının (kömür ve çelik, gümrük, nükleer enerji vb.) kurulması ve birleşmesiyle oluşmuştur. Avrupa içinde, “çeşitlilikte birlik” amacıyla kurulan bu sınır ötesi örgütlenme, devletler arasındaki politik dili ve gücü birleştiriyor; ortak bir ekonomi pazarı oluşturuyor ve dolaşım sınırlarım üye devletler için ortadan kaldırıyordu. Birlik yıllar içinde, Avrupalı olan vatandaşlar için de “dışarıdakiler” için de bir tür ‘ütopyanın’ ya da “kurtarılmış bölgenin” sembolü olmuştu. Ancak belirli, avantajlı gruplan içeri alan, dışında kalanları — istisnaları — ise dışarıda tutmak üzere kurulan birlik anlayışı, egemenlik sınırlarını yeniden inşa ediyordu. AB için, bahsi geçen “çeşitlilik” sadece Avrupa coğrafyası sınırlan içinde olanlara bir nevi steril, Avrupai homojen bir gruba işaret ediyor; bu, yeni bir ulus anlamına da geliyordu: Avrupa ulusu. Bu nedenle, Avrupa vatandaşı olmayan her “mülteci” karakter için sınırlar katı ve geçirimsiz mekânlar olarak yükselmeye devam etti. Buna rağmen, içeri sızanlara ev sahipliği yapan, onları uyum süreçleri içinde sömürgeleştiren, ancak bunu “hakikat-ötesi” söylemlerle meşrulaştıran AB, bugün bu söylemlerin iflasını yaşıyor. Birliğin özellikle son yıllarda yaşadığı, “Suriyeli mülteciler krizi”, bununla bağlantılı olarak Avusturya’nın ve akabinde Balkan devletlerinin sınırlarını kapatması, vergi kaçakçılığı, Brexit, terör saldırılan ve Türkiye’nin üyelik müzakeresinin donmasıyla ilgili olaylar, bu ütopyanın sarsılmasına neden oluyor.

Eviner’in Parlamento'su: “Hakikat-ötesi” AB söylemleri
İstanbul Modern’de 22 Haziran - 27 Kasım 2016 tarihleri arasında İnci Eviner Retrospektifi’ne yer verildi. Eviner’in, desen temelli resim, heykel, fotoğraf işlerinin yanı sıra, özellikle video yerleştirmelerinin kimlik, beden, iktidar, biyopolitika, mekân arakesitinde durması ve ifade tekniklerindeki sıradışılık oldukça ilgi çekicidir. Parlamento isimli video işi, AB ütopyasının somutlaştığı mekân olarak Avrupa Parlamento binasının kesitine yerleşen kültürel, politik ve toplum-mekânsal eleştiriyi, sürekli “oluş” halindeki ritmik hareketler ve tekrar eden ama bir türlü tamamlanamayan süreçler üzerinden görselleştiriyor.

İşin amacının, mültecilerin uyum süreçlerine dair söylemlerle örülmüş ideal Avrupa mitini, Avrupa Parlamento binasının içinde olup bitenleri açığa çıkartan bir kesitte harekete geçirerek anlatmak, “hakikat-ötesi” AB söylemlerini bu kesit üzerinden ifşa etmek olduğu söylenebilir. Eviner, Agambenci bir yaklaşım ile, Avrupa Parlamentosunun ta kendisinin oluşturduğu sınırın, “içeri ile dışarı arasındaki belirsizlik mıntıkası”, bir başka deyişle bir “kamp” olarak işlev gördüğünü ortaya koyuyor. Bu anlamda, sınırın değişken ve kestirilemez oluşu kimi zaman içeriyi dışarıya, dışarıyı da içeriye taşıyabilmektedir. Egemen iktidar olarak Avrupa, bu aralıkta üretilen belirsizlik, sahipsizlik, haksızlık üzerinden, istisna halinde tuttuklarını (AB vatandaşı olmayanları, mültecileri) idare edebilmektedir. Çoğu zaman yönetimsellik, sürüncemede bırakma, tanımsız, var-yok haklar ve kaygan bir hukuk zemini üzerinden işlemektedir. O nedenle, tekinsiz bir figür olarak mülteci, Avrupa Parlamentosu’nun demokrasiyle, insan haklarıyla yüzleştiği sınanma nesnesidir.

Yolu Fransa’dan geçen Eviner, Vitry-sur-Seine’de kaldığı üç aylık misafir sanatçı programı sürecinde, soylulaştırmanın aracı olan şık müze mekânı ile banliyöde yaşayan göçmenler arasındaki çelişkiyi gözlemler. Afrikalı göçmenler, Avrupa’ya uyum süreci içinde, sanatla eğitiliyor, dil eğitimi alıyorlar ve Avrupa kültürüne entegre ediliyorlardır. Vatandaş olma vaadiyle, bekleme salonunda belirsiz bir süre için tutulacak olan bu figürler, evinden (oikos) edilmiş ve kentte (polis) biyopolitik iktidarın hükmüyle çıplak kalmış bedenlerdir. Eviner ise video işinde, Avrupa için üretilen bu kutsanmış anlatıyı, parlamento binasına yeraltından girmeye çalışan, “hem içinde hem dışında” olan mülteci bedenler üzerinden eleştiriye açıyor ve hakikati örten bütün yalanlan ortaya çıkartıyor.

Videoda Strasburg’daki parlamento binasının kesiti görülüyor. Bina kesitlerine konvansiyonel olarak ölçeği ve gündelik hayatın bir anını betimlemesi için yerleştirilen insan bedenleri, davranıştan ve donatılar burada da var, ancak bu sefer insan figürleri hareketli. Binanın donuk kesitine rağmen, strüktüre edilmemiş performanslar ile sürekli bir eylemsellik hali oluşturuluyor. Bu eylemsellik ve “oluş” hali sayesinde ve ona tezat biçimde, binanın kendisinin sabitleştirilmiş imgeler ve alegoriler yığını olduğu açık biçimde görülebiliyor. Her bir form bir tarihsel düşünceyi, akımı ya da AB’ye dair bir ideayı temsil etmek üzere üretilmiş. Bu nedenle, binanın saf biçimlerin mükemmelliğinin ortaya çıkartıldığı bir ütopya mekânı ya da ebedileştirilmek istenen ve kutsanan bir anıt olduğu söylenebilir.

Avrupa Ütopyasının Dağılması
Eviner’in, Avrupa Parlamento binasının küre ve kulesini gösteren kesitinde yaptığı en belirgin ve çarpıcı yerleştirme, binanın dışarıdan görünmeyen yeraltı yaşantısının tasviridir. Bu yeraltı kent deseninde, Avrupa coğrafyasında varlık göstermesine rağmen iktidarın, hukuk ve yasalar üzerinden “içleyerek dışladığı” mülteciler, tehditkar ve usanmaz biçimde binanın, bir başka deyişle AB’nin içine sızmaya çalışmaktadır. Bu tehditle AB’nin yüzleşmesi ancak Avrupa Parlamentosu binasının kesiti alınıp içine bakıldığında anlaşılmaktadır.

Yeraltında sürekli kazı yapan insanlar, binanın -Avrupa’nın- altını kazmaktadırlar. Başım kuma gömen bedenler kaybolmakla ortaya çıkmak arasındadırlar. Toprak altında, ana rahmini sürekli kazan, kürtaj yapan erkek, sürekli mastürbasyon yapan adam, donu düşen ve utanan kadın bir yandan da cinsel çıkmaz içindedirler. Bodrum katta yerde yatanlar, sürünenler, asansörle sürekli binaya çıkan ama kapısı olmayan asansörden çıkıp binaya giremeyen adam, içeri ve dışarı arasında sıkışıp kalmışlardır. Kule içinde ise, anıt olmaya çalışanlar, yan hayvan yan insan bedenler, sınıf atlamaya ve Dalmaçyalı olmaya çalışan köpekler bulunmaktadırlar. Burası insan oluşu dışlayan bir yapıdır; çıplak bırakılmış, bedene indirgenmiş insanlar hayvanlaşmaktadır.

Hem kulede hem de küre içinde albino bir parlamenter dolaşmaktadır. Bu beyaz adamla el sıkışan, diz çökmüş yan insan ise daha ne kadar süreceği belli olmayan bir anlaşma ve uzlaşı sürecindedir. Bir başka albino adam ise, parlamentoda konuşmaktadır, ancak salondakiler ona arkalarını dönmüş; kaba etlerini göstermektedirler. Parlamenter boş salona konuşmaktadır. Burada demokrasi vardır ama yoktur.

Eviner’in bu kutsal mabet ile ilişkisi onu dünyevileştirmek üzerine kurulu. Bir başka deyişle binayı iki boyutlu düşey kesit temsili üzerinden oyuna açarak, kesiti de binaya atfedilmiş anlamları da “başka bir biçimde kullanarak” bu simgesel anıtı dünyevileştiriyor. Bu oyun ile Eviner, AB tarafından mülk edinilmiş, fazlasıyla karar verilmiş ve benimsenmiş olan Parlamentoyu, AB’nin mültecilerle yüzleşmesi üzerinden “dağıtarak”, içini boşaltarak yeniden temellük ediyor; kutsallığını bozuyor, bir başka deyişle AB’nin mültecilere ilişkin “demokrasi ve insan haklan” yalanını ifşa ediyor. Dışarıdan görünen demokratik, barışçıl, açık Avrupa ütopyası, parlamento binasının kesitine yerleştirilen mülteci bedenlerin bitimsiz yaşamsal mücadeleleri nedeniyle yıkılıyor.