Afrika'daki Terörün 'Kök'ü Dışarıda

Afrika'daki Terörün 'Kök'ü Dışarıda

Bazı durumların nasıl düşünülmesi gerektiğini dayatan bir ön yargı hakimiyeti ile karşı karşıyayız. Konu Afrika olunca ön yargılar sanki daha güçlü bir şekilde ön plana çıkıyor. Afro-pesimizm’den beslenen ön yargılı düşünce sistemi, Afrika’da son zamanlarda artan terörizmi kıtanın yoksulluğuna, hastalıklı yapısına ve toplumların geri kalmış kabileler halinde yaşıyor olmasına bağlıyor. Özellikle dini temellerden beslenen terörizm Afrika trajedisinin bir parçası olarak görülüyor.

Oysa terör Afrika kıtasında göreceli yeni bir olgu. En kaba şekliyle ifade etmek gerekirse, artan terörün kaynağında Afrika’nın yeni keşfedilen doğal kaynaklarına başta ABD olmak üzere, sanayii güçlü olan gelişmiş ülkelerin bağımlılığı yatıyor. Bugün gelinen noktada, Suriye başta olmak üzere kangren haline dönen ve ancak ve ancak uluslararası boyutlarıyla ele alındığında anlam kazanan gelişmeler Afrika’daki terörü de besliyor. Ama burada “Amerika'nın askeri başarılan yüzünden Irak ve Afganistan’dan kaçan el-Kaide militanlarının Mali’de yaptığı saldırılar” türünden Batı basını menşeili şablona sığınıp konunun değerlendirilmesini banalleştirmek istemiyorum.

ABD’nin coğrafi konumuna bağlı olarak kurgulanan güvenlik stratejisi, 11 Eylül saldırıları ardından “terör üzerinde savaş” yaklaşımı etrafında yeniden tanımlandı. Bu yeni strateji, o güne kadar konvansiyonel savaşlarda uygulanan bir takım diplomatik, hukuki kanalları devre dışı bırakıp ABD’ye dünyanın herhangi bir yerinde, istediği zaman, ani saldın (pre-emptive strike) imkanı sağlıyordu. Hedefteki düşmanı vurmak için uluslararası dengelerin gözetilmesi de artık gerekmiyordu. Bu tek kutuplu ‘yeni dünya düzeninde’, şiddet uygulama tekelini elinde tutmak isteyen ultra- süper güç için uygun olabilecek bir güvenlik stratejisiydi. Üstelik belli kurallar etrafında yürütülmesi gereken konvansiyonel savaşlara göre çok da ucuzdu.

Afrika kıtasının kaderi, neo-con’ların en şahinlerinden olan, dönemin başkan yardımcısı, Dick Cheney’in öncülüğünde, 2001 senesinde hazırlanan ve bugün hâlâ yürülükte olan enerji stratejisinin temellendiği raporla değişmeye başladı. Bu rapor başta Batı Afrika petrolleri olmak üzere Afrika petrolünü Amerikan ulusal güvenlik mimarisi içinde değerlendirmekteydi. Rapora göre ABD’nin yurt dışından ithal etmek zorunda kalacağı her üç varil petrolün biri, 2025 yılından itibaren Batı Afrika’dan gelecekti. İşte bu çerçevede Avrupa’da konuşlanmış olan ve de Sovyetlerin dağılmasından sonra işe ne kadar yaradığı tartışma konusu olan, EUROCOM yerini 2007’de AFRICOM’a bıraktı. Komuta merkezi Frankfurt’ta olan ve doğrudan Afrika kıtası ile ilgilenen bu birimin bünyesindeki personelin dörtte üçü kendini kalkınma konularına adamış olan sivillerden oluşmaktaydı. Demek ki, Afrika’nın yoksulluk, salgın hastalık, su sorunları gibi kalkınma sorunları askeri çerçeve kapsamında ele alınacaktı. Böylece, kıta’nın askerileştirilmesinin sinyalleri de gelmeye başladı.

Arap Bahan olarak anılan süreç de kıta’nın askerileşmesine yardımcı oldu. Başlangıçta, serbest pazar ekonomisi ve demokratik yapılar oluşturarak bölgenin “medeni dünyaya eklemlenmesi”nden kast edilenin, diktatöryel askeri müdahalelerle getirilen değişimlerin yerini “dipten gelen dalgalara” bırakması olduğu sanılmıştı. Ancak Tunus, Libya ve Mısır’daki değişimlerin, bunları tetikleyen olayların ve de sonuçların beklendiği gibi birbirleriyle aynı olamayacağının farkına çabuk varıldı. Tunus’da genel seçime doğru evrilen süreç, Libya’da sıcak çatışmaya dışarıdan yön verilmesini gerektiren süreçten çok farklıydı. Suriye’den itibaren ise gelişmelere damgasını vuran, dış dinamiklerin “hard power”ı (sert güç) olmaya başladı. Bu hard- power’ı davet etmeye yarayan dinamik ise “terör üzerinde savaşın” hakim olduğu bir dünyada terörizmden başka bir şey olamazdı.

Sahra-altındaki gelişmeler aslında Kuzey’deki “Arap Bahan” denen mevsimden daha önce başlamıştı. Fildişi sahiline Fransa’nın 2002’den itibaren askeri müdahalesi, Kongo’daki savaş, Mali’de uzun zamandır devam eden Tuareg isyanlan gibi gelişmeler kronolojik olarak daha eskiydi. Bununla birlikte, Arap Bahan Sahra-altı Afrika’nın sertleşmesini hızlandırdı. Bir yandan da, küresel ekonomik kriz yüzünden uluslararası ticaret, tüketim ve üretim daralmış yoksul ülkelerde halk bu gelişmelerden olumsuz etkilenmişti. Daralan pazar sanayileşmiş ülkeler arası rekabeti kızıştırdı. Kıtaya Çin, Brezilya, Hindistan gibi yeni aktörlerin girmesi doğal kaynaklar üzerindeki rekabeti daha da arttırdı.

Yakın zamanlara kadar, Afrika’daki askerileşme iç savaşlar üzerinden gerçekleşiyordu. Bu da sömürgecilik döneminde etnik parçalanma çerçevesinde çizilmiş olan ulus-devlet sınırlan sayesinde mümkündü. Örneğin, nüfusunun bir kısmı Sudan’da bir kısmı Çad’da kalan Fur etnik grubu, Çad üzerinden huzursuz ederek petrol zengini Sudan’ın istikrarsızlaştınlması vaka çalışmalarına konu olabilecek bir toplumsal mühendislik örneği. Sonuçta ülke ikiye bölündü.

Afrika’da, düzenli ve disiplinli küçük askeri birliklerin kolaylıkla kontrol edebileceği savaşlar yaygın yoksulluğa neden oluyor. Bir yanda Afrikalı liderler, diğer yanda Batılı sömürgeciler, ABD’nin Afrika’daki güvenlik konusuna daha çok angaje olması isteğindeler. Bunlar aynı zamanda neo-liberal politikaların da uygulanmasını istiyorlar. Böylece özelleştirme, ticari ve finansal serbestleştirme politikalarıyla devletin ekonomideki payını azaltmayı hedefliyorlar. Ağır borç yükleri altında ezilen pek çok Afrika ülkesi ne iç çatışmalarım önleyebiliyor ne de işsizlik, salgın hastalık gibi konularda yeterli olabiliyor. Tam anlamıyla başarısız devlet durumuna indirgeniyorlar.

Çıkarların korunması kıtanın yeni bir çerçevede askerileşmesini gerektiriyor. Yeni dünya düzeninde bunun terörizmle savaş üzerinden gerçekleşeceği açık. Ancak, Afrika kıtası gibi terörizmin var olmadığı durumlarda “terör üzerinde savaş” askerileşmek için gerekçe yaratamaz. Afrika kıtası, Tanzanya ve Kenya’daki Amerikan elçiliklerine yönelik bombalı saldırılara kadar terörizmden neredeyse muaf durumdaydı. Bu saldırıların ardından Somali’de, Başkan Clinton’ın emrettiği başarısız askeri harekat, Amerikan hafızasına ‘Black Hawk Down’ (Kara Şahin Düştü) filmiyle kazındı ve bir nevi Somali Sendromu yarattı. ABD’nin kıtada konvansiyonel askeri harekatla başarılı olması hem pahalıydı hem de kolay olamayacağı artık ortaya çıkmıştı.

Bir yerde kıtada bir anda mantar gibi bitmeye başlayan terör örgütleri kıtanın askerileştirilmesinin adeta yardımına koştular. Kuzey Afrika’da El-Kaide, Doğu’da El-Şebab, Nijerya’da Boko Haram gibi örgütler adeta “terör üzerinde savaş” stratejisinin yardımına koştular. Bu örgütlerin varlığı başta ABD olmak üzere Batı güvenlik mimarisi için önemli hale geldi. En son olarak Somali açıklarından başlamak üzere güneye doğru tüm Doğu Afrika kıyılarında bulunan geniş petrol ve doğalgaz yatakları bölgenin giderek militerleşen bir paylaşım savaşma sahne olmasını da getirdi.

Afrika’da paylaşımdan terörizme giden bir nedensellik kurgusu artan terör saldırılarına daha gerçekçi bir açıklama getiriyor. Bu yüzden de kıtada artan terörün asıl nedeni olarak kaynaklar üzerinde yapılan paylaşım savaşı görülüyor.