Tarlabaşı’ndan Sesler, Yüzler, Sokaklar

Tarlabaşı’ndan Sesler, Yüzler, Sokaklar
Köktentürk'ün sergisini gezerken Yeni Türkü'nün unutulmaz şarkısı Sesler, Yüzler, Sokaklar'ı mırıldanırken buluyor insan kendisini: 'Yankısı kalmadı seslerin odalarımızda, sahipleri çoktan öldü fotoğrafların... Adımlarımızdan yoruldu yollar; kaç hayat yaşadınız söyleyin; sesler, yüzler, sokaklar...

Fotoğraf sanatçısı Naz Köktentürk, Rezan Has Müzesi'nde beş ay boyunca yoğun ilgi gören Küstüm Oynamıyorum başlıklı sergisinde, zenginlere teslim edilmek üzere mahalleleri ellerinden alınan yoksulların Tarlabaşı'ndan kareler sunuyor. '68 kuşağından bir avukat olan Ali Rıza Dizdar ise Tarlabaşılıyım adlı kitabında bu semtin ruhunu 1950 ve 60'lı yıllardaki hatıralarından yola çıkarak anlatıyor.

Tarlabaşı'ndan konuşmaya başlamadan önce bir noktayı netleştirmekte fayda var. Tarlabaşı'ndaki insanların mahallelerinden sürülmesine karşı çıkanlar oradaki yoksulluğu, fuhuşu, alkol ve uyuşturucu kullanımını, suçu romantize ediyor değiller. Ya da romantize etmeseler de en azından buna gözlerini kapamakla eleştirilecek bir aymazlık hali de söz konusu değil. Tersine mahalledeki yoksulluk, yoksunluk ve yarattığı çıkışsızlık halinin üstesinden gelinmesi için ellerini taşın altına koymaya en hazır olanlar Tarlabaşı'ndaki dönüşüm projesini eleştirenler. Tarlabaşı'na ilişkin gerçek böyle söylemlerle gizlenemeyecek kadar yalın ve açık: Tarlabaşı rehabilitasyon projesi sadece mahalledeki binaları, o da çok tartışmalı biçimlerde, rehabilite etmeyi hedefliyordu; orada yaşayan halkın koşullarını değil! O binalar restore edilirken kendilerine kentin kimbilir hangi ücra köşesinde çaresizce bir yaşam alam arayan mahalleliler binalar kullanıma hazır olduğunda bırakın oraya geri dönüp yerleşmeyi, eski evlerinin önünden geçerken bile güvenlik görevlilerinin düşmanca bakışlarına maruz kalacaklar. Proje kapsamında mahallelinin akıbetine ilişkin üretilen sözde çözümler sadece mülk sahiplerini muhatap alıyordu. Kiracılara kovuldukları mahallelerinden hiçbir söz söyleyemeden çekip gitmek kaldı, ev sahipleri ise çeşidi boyudarda hak ihlalleri yaşadılar. Sonuçta, ev sahipleri de kiracılar da mahallelerini kaybetti. Bu süreçte mahalleli ve onlarla dayanışma halindeki kent aktivisitlerin çabalan da Tarlabaşı'nı İstanbul'un bugüne dek gördüğü en vahşi soylulaştırma süreçlerinden birinin kurbanı olmaktan kurtaramadı. Kazanan yine sermaye kaybeden yine halk oldu.

 

... Ama bu küsmek mücadeleden vazgeçmek mi? Hayır, asla değil. Küstüm, oynamıyorum. Ben artık senin oyununu oynamıyorum. Sisteme karşı bu oyunu oynamak istemiyorum. Tarlabaşı'nın küskünlüğünün, bu ülkenin küskünlüğünün patlamasıdır bu sergi... Naz Köktentürk

 

 

Altı yıl boyunca çekilmiş mahalle fotoğrafları

Tarlabaşı ve civarı, yıkım sürecinden önce çeşitli roman ve filmlere konu olmuştu, dönüşüm ve ardından yaşananlar da elbette ki yine kültür sanat ürünlerinde yansımasını bulacak. Fotoğraf sanatçısı Naz Köktentürk'ün 20 Kasım 2013'te Kadir Has Üniversitesi Rezan Has Müzesi'nde açılan ve yoğun ilgi nedeniyle ziyaret süresi 31 Mart 2014'e kadar uzatılan Küstüm Oynamıyorum başlıklı sergisi Tarlabaşı'ndan silinip atılan hayatı fotoğraf karelerinde ölümsüzleştiriyor. Mahalleyi hem underground'a hem geleneksel’e dair bir yer olarak tanımlayan Köktentürk'ün fotoğraflarında sadece suç, uyuşturucu ve fuhuş altkültürünün karanlık dünyasından ibaret bir Tarlabaşı yok; çünkü, gündelik hayat meşgalesi içinde çok sayıda sıradan vatandaşın da yaşadığı ve çalıştığı bir yerdi Tarlabaşı. Fotoğraflardan da yansıdığı gibi, çoğu, Anadolu'dan İstanbul'a göç etmiş ve çok kısıtlı bütçeleriyle aile semti tabir edilen yerlerde yaşama olanağı bulamamış, emekleriyle geçinmeye, çocuklarına bir gelecek kurmaya çalışan yoksul halktı. Zorunlu göçle Doğu'dan gelmiş, büyük travmaların sonrasında yeni bir başlangıç yapmaya çalışanlar da hayli fazlaydı Tarlabaşı'nda. Fuhuş yapan travestiler, hapçılar, adi suçlara bulaşanlar ve onlardan çok farklı hayatlar yaşayanlar bir aradaydı kısacası bu mahallede. Bir süre sonra Ömer Hayyam Bulvarı'ndan geçerken görmeyeceğiz hiçbirini, kısa bir süre içinde mahallelerinden tamamıyla sürülmüş olacaklar çünkü.

Sergideki çalışmalar iki gruptan oluşuyor. Köktentürk, Tarlabaşı'na buldozerler girmeden önce semtte fotoğraf çekmeye başlamış, o dönemde Leica M7 fotoğraf makinesi ile siyah-beyaz 35 mm olarak fotoğraflar çekmiş, ilk grupta yer alan bu eserler, Nazım Hikmet'in Memleketimden insan Manzaraları mısralarını anımsatan bir üslupla mahalle halkından portreler ve Tarlabaşı'ndaki günlük hayattan kesitler sunuyor, ikinci grupta ise, Tarlabaşı'nın yıkımını protesto eden Street Art sanatçılarının bu temayla mahallenin duvarlarına yaptıkları stencil'lerin Hasselblad fotoğraf makinesi ile çekilmiş fotoğraflarının yine bir Street Art sanatçısı olan Ari Alpert'in stenciPleriyle geldiği son hallerinden oluşan sekiz parça yer alıyor. Tufan Dağtekin'nin Augenberg' başlıklı Digital Art çalışması da bu serginin bir parçasıydı.

Ali Rıza Dizdar, bir Tarlabaşılı olarak yaşadıklarını ve tanık olduklarını anlattığı kitabı Tarlabaşılıyım'da okuyucuyu bu semtin geçmişine bir yolculuğa çıkarıyor.

Köktentürk'ün, Tarlabaşı'nın olağan zamanlarında çektiği fotoğrafların siyah beyaz olması yaşanan süreci yansıtan bir ironi adeta. Sanatçı o resimleri çekerken birkaç yıl sonra neler olacağım hissetmiş ve oradaki günlük hayatın artık sadece bir hatıra, geçmişe ait bir anı olduğu gerçeğini vurgulamak istercesine siyah-beyaz'ın nostalji duygusunu seçmiş sanki fotoğraflarda. Stencil temalı fotoğraflar ise kent halkı için mücadelenin izlerini sergiye taşıması anlamında çok etkili. Zaten sanatçı da 17 Aralık'ta Evrensel Gazetesi'nden Derya Yılmaz'a verdiği röportajda "Gezi direnişi başlamadan önce proje tamamlanmıştı ve o dönemde alayımız küsmüştük. Ama bu küsmek mücadeleden vazgeçmek mi? Hayır, asla değil. Küstüm, oynamıyorum. Ben artık senin oyununu oynamıyorum. Sisteme karşı bu oyunu oynamak istemiyorum. Tarlabaşı'nın küskünlüğünün, bu ülkenin küskünlüğünün patlamasıdır bu sergi" diye söylüyordu. Sanatçı, fotoğrafları çekerken dışarıdan biri olarak bakmadığını, kendisini mahallelilerden biri gibi hissettiğini söylüyor. Bu içtenlik sergideki her karede hissediliyor; çünkü sanatçı, Stüdyo Noir'a verdiği röportajda söylediği gibi farkındalık yaratmayı amaçlıyor: "Oradaki yaşanan yıkım bir istatistik bilgiden ibaret değil. Tarlabaşı sakinleri için travmatik bir gerçek."

Tarlabaşılı olmanın hikâyesi

Tarlabaşı'nın önünden geçerken bir hüzün oluşuyor içinizde, sanki 'bir yolu olmalı o sokaklarda dolaşıp geçmişi yeniden yaşamalı' diye geçiriyorsunuz içinizden. O zaman, Chiviyazıları'ndan geçtiğimiz haftalarda çıkmış olan Tarlabaşılıyım adlı kitap tam aradığınız okumayı sunacak size. Kitabın yazarı AH Rıza Dizdar, 1960'larda devrimci öğrenci hareketinde aktif rol aldığı üniversite yıllarından sonra 12 Mart ve 12 Eylül davalarında avukatlık yapmış, TAYAD ve ÎHD çalışmalarında yer almış, hayatı boyunca hep inandıkları uğruna mücadele etmiş bir hukukçu. O aynı zamanda bir Tarlabaşılı. îşte bu kitabı da mahallesindeki anılarından yola çıkarak yazmış: "Taksim'den Tepebaşı'na, Tünel'e kadar uzanan bölgeye 'Beyoğlu' denilir, o bölgenin can daman Tarlabaşı'dır. Tarlabaşı'ndan kimler çıkmadı kimler. Tarlabaşılı'yı tanımak lazım. Rum'un, Laz'ın, Kürt'ün, Arap'ın, Türk'ün, Çingene'nin kaynaştığı bir bölgedir. Puştu, kabadayısı, pezevengi, ibnesi, orospusu, polisi, topçusu, kahvecisi, kumarbazı, kulüp parası ile dolu bir mekândır Tarlabaşı" (30). Kitapta, bu insanların hepsine yer var.

Dizdar, 1946 doğumlu; anlattığı Tarlabaşı bir yanıyla keskin kenarı olan bir mekan, bir yanıyla da eski Yeşilçam filmlerinde hüzünlü bir nostaljiyle izlediğimiz mahallelere özgü bir sıcaklığa sahip. Bu durum, kitapta, "Tarlabaşılı olmak, her şeyden önce insan sevgisiyle eş anlama gelir. Tarlabaşılı olmak, mertliktir. Tarlabaşılı olmak, yalansızlıktır. Tarlabaşılı olmak, mütevazılıktır. Tarlabaşılı olmak, gerçek ayrıcalıktır" (35) diye özetlenmiş. Yazar, Tarlabaşı'ndaki anılarından ve tamk olduğu hikâyelerden yola çıkarak bu kendine özgü semtte bir yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu. Bu hikâyelerde toz pembe bir Tarlabaşı resmi çizmiyor kesinlikle, güzellikleri ve zorluklarıyla Tarlabaşı'ndaki hayat bu tüm çıplaklığıyla.

Kitapta, işlemediği bir suç yüzünden Sultanahmet Cezaevi'ne düşmüş Kamil Baba'nın burada devrimci gençlere anlattığı Tarlabaşı hikayelerini okuyoruz. (Merakla ve heyecanla Kamil Baba'nın hikayelerini dinleyen devrimcilerin kim olduğunu burada söylemeyelim ki büyüsü bozulmasın. O gençlerin trajik sonu kollektif hafızamızın acı dolu bir hatırasını kitabın hüznüne ekliyor.) Kamil baba; Eşkıya Kemal'in, Bayan Marika'nın, Arap Muzaffer'in, Küçük Arnavut Cafer'in ve daha birçok Tarlabaşılı'nın öykülerini, Tarlabaşı'nın kurallarım anlattıkça koğuştakilerle birlikte biz de meraklanıyoruz. Anlatıcı, bu hikayelerin arasında İstanbul tarihinin utanç verici bir olayının, 6-7 Eylül pogromunun tanıklığını da paylaşıyor okurlarıyla.


Ali Rıza Dizdar, bir Tarlabaşılı olarak yaşadıklarını ve tanık olduklarını anlattığı kitabı Tarlabaşılıyım'da okuyucuyu bu semtin geçmişine bir yolculuğa çıkarıyor.

Kitabın sayfalan boyunca mekanın belleği önümüzde katman katman açılırken ne çok kaybımızın olduğunu bir kez daha görüyoruz üzülerek: "Taksim Parkı'nın bir anlamı vardır, Tarlabaşılılar için. Çoğu o parkta doğmuşlardır. Tevellütü eski olanlann hep hatırladıkları: Taksim Stadı ve Zeki Rıza Sporel, bombacı Bekir, Buduris ki, bu Buduris müthiş bir topçuymuş. Beyoğluspor'da oynarmış. Beyoğluspor, Galatasaray Kulübü'nün hemen arkasında; istiklâl ve Taksim ilkokulları'nın hizasında, Rum vatandaşların kurduğu bir spor kulübüdür. Çok önemli sporcular yetiştirmiştir. Kulüp binasının arka salonu, Atatürk Erkek Lisesi'ne bakar. Onun arkasında da Ermeni Okulu vardır. Aslında, kulübün sokağı Küçük Parmakkapı sokaktır ve bu sokak çok ünlüdür" (186). Maalesef, kentten kaybettiklerimiz her geçen gün artmaya devam ediyor ve kentin dokusunu korumayı ve kurtarmayı hedefliyor gibi görünen projeler kamusal hayata değil sermayeye hizmet emek amacıyla tasarlandıktan sürece sonuç çoğunluk için üzücü olmaya devam edecek.

Tarlabaşılıyım

Ali Rıza Dizdar Cihiviyazıları Yayınevi, 2013.

Semtin kültürüyle anlatılır insanlar... Öylece de hikaye edilir hayatlar. Ama Tarlabaşı öyle her semte benzemez. Gözü karalar vardır bu semtin kitabında.

Eğer ne zaman ne olacağı belli olmayan bir semt ise anlatılan... Hikâye daha da karmaşıklaşır. Söz verildiyse sonuna kadar arkasında duran, racon kesen ağır abiler vardır. Birbirlerinden başkasına güvenmeyen "semt sakinlerinin tekinsizliğidir, biranda toz-duman,bir anda süt-liman Tarlabaşı...

Tarlabaşı yaşanmışlıklarını yalın çıplaklığı ile taşırken; siyasetten aşka, aşktan ihanete, geçmişten günümüze akan hikâyeyi bu kez bir Tarlabaşılı anlatıyor.